İslam Kardeşliği Adı altında Selefiliği Ehli Sünet Gösterme Çabası (2)
Nureddin Şirin makalesinde, “…<strong>Yine aynı şekilde son iki yüz yılın İslami uyanış hareketlerine baktığımızda, bu hareketlerin temel karakterinin çoğunlukla “Selefilik” olduğunu da görürüz
Yayınlanma :
14.09.2012 10:43
Nureddin Şirin makalesinde, “…Yine aynı şekilde son iki yüz yılın İslami uyanış hareketlerine baktığımızda, bu hareketlerin temel karakterinin çoğunlukla “Selefilik” olduğunu da görürüz. Pakistan’daki Cemaat-i İslami de, Mısır’daki İhvan-ı Müslimin de,Tunus’taki İslami Yöneliş de, Filistin’deki Hamas hareketi de selefi bir karakter taşır. Zira selefi kimliğin temel söylemi “ihya” “islah” ve “tecdid” olmuştur. Neticede çağdaş İslami uyanış büyük ölçüde selefiliğin bir bereketidir. Selefilik, “Asr-ı Sadete dönüş” söylemini bayraklaştırmış, mezhep taassuplarına, bilinçsiz taklite, Müslümanlar arasında yerleşmiş bidat ve hurafelere karşı çıkmış, Kur’an ve Sünnet temelinde ümmetin yeniden dirilişini savunmuştur. Bu noktada her İslamcının Selefilik ile bir akrabalığı bulunmaktadır…” ifadelerine yer vermektedir. İhvan-ı Müslimin, Cemaati İslam, En-Nahda hareketlerinin Kelam-i ve Usul meselelerine bakış açılarına baktığımızda, Selefilik ile aralarında ki farklılık ortaya çıkacaktır. İhvan-ı Müslimin, Cemaati İslam, En-Nahda hareketlerinin İslamı islah ve ihya etmek gibi bir grişimleri olmamıştır. Nitekim bir İslami hareket olarak Milli Görüş’ün de İslam’ın kendi içinde bir usul ve metod olarak ihya ve ıslah çalışması olmamıştır. Bahsedilen hareketlerin, İslamı anlamada Selefilik ile aynı usul ve metodu kullanmadıkları, Ehli Sünnetin Kelam’da ve Usulde ortaya koydukları çizgiyi takip ettikleri şüphesizdir. İhvan-ı Müslimin önderlerinden Seyyid Kutup, sosyolojik bir yaklaşım sergilemişsede Selefilikle aynı noktada durduğunu söylemek imkansızdır. İslamı anlama ve yorumlamanın ötesinde ictimai çalışmalarda da, bahse konu İslami hareketler ile Selefilik arasında tam bir teşabih ve insicam yoktur. Sadece Mısır’a bakıldığında İhvan-ı Müslimin’e karşı Mısır diktatöryasının Selefileri nasıl kullandığı/ tevcih ettiği tarihi bir hakikat olarak ortadadır. Dolayısıyla Selefiliğin diğer hareketlerin karakterini oluşturması şöyle dursun, İslamı fehmetmek ve tefsir etmekte karakteristik derin farklılıklar vardır. “Zira selefi kimliğin temel söylemi “ihya” “islah” ve “tecdid” olmuştur. Neticede çağdaş İslami uyanış büyük ölçüde selefiliğin bir bereketidir” ifadesi konuyu tam anlamıyla saptırmaktır. Çünkü Selefi akım ‘ihya, islah ve tecdid’ kelimelerini İslami ahkamın hakimiyyeti açısından değil, İslamı düzeltme bakımından kullanmıştır. Nitekim, Cemaleddin Efganî ve öğrencisi Muhammed Abduh tarafından başlatılan hareket önce “İslamı İslah” ismiyle ortaya çıkmış daha sonra Selefilik ismini almıştır. İslamı bidatlerden temizleme iddiasıyla ortaya çıkan kendilerini İhya, islah ve Tecdid hareketi olarak adlandıran Selefilik, İslamı anlamakta kullandıkları metod dolayısıyla yanlışlıklara düşmüştür. Mesela, Kur’an’da ki müteşabih ayetlerin yoruma ihtiyaç duyduğunu reddederek, müteşabih ayetlerin lugat manalarını kullanarak yanlışa düşmüşlerdir. Buna göre, Kur’an’da ve hadislerde Allah Tealâ hakkında zikredilen “el, yüz, gelme, oturma, inme, Arş’a istiva etme, gazaplanma , gülme…” gibi sıfatlar, mahlukat hakkında ne ifade ederse, Selefîler’e göre Allah Tealâ hakkında da aynı şeyi ifade eder. Oysa Kur’an’da yer alan pek çok ayet, Allah Tealâ’nın bu gibi sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmenin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla İslamı bidatlerden temizleme iddiasında bulunan Selefilik, müteşabih ayetlerin yorumlanmasından şiddetle kaçınırken Allah’ı mahlukatta mevcut sıfatların bizatihi ayni ile mevsuf kılmaktan kaçınmamıştır. Yine bir kısım Selefîler, fıkhî meselelerde herhangi bir müçtehid imamın taklid edilmesine de şiddetle karşı çıkarak, bunun da kişiyi şirke ve küfre götüreceğini iddia etmiştir. Bu iddialarını ispat için de birtakım ayet ve hadisleri delil olarak öne sürmüşlerdir. Konuyla ilgili İslam alimlerinin eserleri incelendiğinde bu ayet ve hadislerin taklidin haramlığı iddiasına uygun hale getirmek için zorlama yoluyla tevil edildikleri görülür. Tıpkı tevessül konusunda olduğu gibi, taklidin haramlığı konusunda da bu ümmetin tatbikatı Selefîler’in iddialarının geçersiz olduğunu gösteren en büyük delildir. “Selef ve Selefilik” konulu makalesinde Doç.Dr. Ebubekir Sifil Hoca konuyu şu cümlelerle izah etmektedir, “Bugün bizlerin, bizden bin ikiyüz , bin üçyüz sene önce yaşamış hadis ravilerinin ahvalini ve durumlarını bilmemizin bir tek yolu vardır. O da hadis alimlerinin bu konudaki görüşlerini bize nakleden kitaplara başvurmaktır. Şu halde bizim, herhangi bir hadisin güvenilir olup olmadığı yolundaki değerlendirmemiz, tamamen hadis alimlerinin içtihadına dayanmaktadır ve bu da tamamıyla bir “ taklid”dir . Her hususta Selef’e tabi olduklarını iddia eden Selefîler dahi bu konuda hadis alimlerini taklid eden birer “ mukallid”dir . Eğer herhangi bir alimin bir görüşünü, delilini bilmeden kabul etmek demek olan taklid haramsa, bu haramı Selefîler de işlemektedir. Eğer hadis alimlerinin hadislerin sıhhati-zaafı konusundaki kanaatlerini taklid etmek caiz ise, müçtehid imamların fıkhî konulardaki içtihadlarını taklid etmek niçin haram olsun?” Bir örnek daha vermek icap ederse, o da Selefilerin ‘Kıyas’ konusuna olan yaklaşımlarıdır. Bahsettiğimiz konular ve diğer bir çok mevzuda olduğu gibi Kıyas’ta da Ehli Sünnetin bakışından farklı bir bakış geliştiren Selefilik, Kıyas konusuyla alakalı görüşleri sebebiyle Kur’anın tüm zamanın problemlerine çözüm götürmekten aciz olduğunu dolaylı olarak ifade etmektedir. Çünkü günümüzde Selefîler olarak anılan grup içinde, kıyasın şer’i bir delil sayılamayacağını, çünkü kıyasın, “Allah’ın dininde şahsi görüş ile hüküm vermek” olduğunu söyleyenler mevcuttur. Oysa fıkıh usulü kitaplarında ayrıntılı bir şekilde açıklandığı gibi, gerek Kur’an ayetleri, gerekse hadisler, vakıa olarak sınırlıdır ve insanlığın karşılaştığı her olayın hükmünün, ayetlerde ve hadislerde zikredilmiş olması mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet konusunda biraz malumatı olan herkes bu noktayı kabul ve itiraf eder. Şu halde hükmü Kur’an ve Sünnet’te zikredilmeyen olaylar hakkında yapılabilecek iki seçenek var. Ya bu olaylar hakkında İslam’ın herhangi bir hükmünün ve açıklamasının olmadığını söylemek, ya da karşılaştığımız olayın bizzat kendisi olmasa da, benzeri hakkında Kur’an ve Sünnet’te yer alan bir hükmü, aralarındaki benzerlik dolayısıyla yeni olaya da tatbik etmek. Bu seçeneklerden ilkinin doğru olduğunu söylemek, İslam’ın evrensel olduğunu, bütün zaman ve mekanların problemlerine çözüm getirme özelliğini haiz bulunduğunu inkar etmek demektir. Kıyas’ı inkar eden İbn Hazm , bu iddiası sebebiyle, bırakalım bir “İslam alimi”ni, aklı başında sıradan bir kimsenin bile gülüp geçeceği şeyler söylemiştir. Mesela Kur’an ve Sünnet’de domuz etinin haram olduğu zikredilmiştir. Ama domuzun yağının haram olduğuna dair ne Kur’an’da , ne de Sünnet’te herhangi bir hüküm yoktur. Sırf bu gerekçeyle İbn Hazm , domuzun yağının haram olmadığını söylemiştir. İşte kıyasın reddedilmesi sonucunda varılacak komik nokta budur. Bu izahatlardan sonra yazımızın başında, Nureddin Şirin’in makalesinden paylaştığımız bölümün doğru olmadığı ortaya çıkmış olmakla beraber malum bölümde ki “Selefilik, “Asr-ı Sadete dönüş” söylemini bayraklaştırmış, mezhep taassuplarına, bilinçsiz taklite, Müslümanlar arasında yerleşmiş bidat ve hurafelere karşı çıkmış, Kur’an ve Sünnet temelinde ümmetin yeniden dirilişini savunmuştur” iddiasının asılsızlığı netleşmiş ve iddia çürümüştür. Dolayısıyla Selefilik ile Selefin aynı olmadığı, bidatleri ve hurafeleri ortadan kaldırma, Kur’an ve Sünnet temelinde ümmetin yeniden dirilişi, Asrı Saadet’e dönüş gibi iddiaların aslında Ehli Sünneti tahrif ve tahribden ibaret olduğu ortadadır.