Yazımızın birinci bölümünde- çok önemsendi ya!- eğitimde kullanılan araç-gereç ve teknikler ile bu süreçteki genel sorunların ortaya çıkardığı başarısızlık üzerinde durmuştuk. Aslında eğitim konusu, uzman kişilerin uzun araştırmaları sonucunda fikir beyan edilmesi gereken bir alan olsa da, sürekli değişkenlik gösteren, bilimsellik ve istikrardan uzak bu sürecin ortaya çıkardığı sonuçları düşünürsek, bu konuda benim de bir iki söz söylemem göze batmaz herhalde! Zaten sınırsız teknoloji kullanımı, yararlı-yararsız tüm araç-gereç, bilgi-belgenin işin içine sokulmasının yarattığı monotonluktan etkilenen faktörlerin ortaya çıkaracağı ürünü, başarılı değerlendirmek de pek objektif olmaz. Kullanılan materyaller ve teknikler ne olursa olsun, bu işin ana merkezini öğretmen ve kara tahtanın oluşturduğunu belirterek, insan faktörünü göz ardı eden, istikrarsız, sürekli değişkenlik gösteren bir eğitim anlayışının ruhsuz ve yavan kalacağı muhakkaktır.
Bugün çok kuralcı ve disiplinli bir eğitim anlayışını benimseyen bazı Uzakdoğu ülkeleri ile, bunun tam tersi bir anlayışa sahip olan Finlandiya gibi bazı Avrupa ülkeleri, başarıda dünyada ilk sıraları paylaşmaktadır. Demek ki önemli olan kullanılan teknik ve yöntemden ziyade hedef, amaç, istikrar ve ne üreteceğine karar vermektir. Bu ülkelerin eğitim alanındaki en belirgin özelliği ise, eğitim sistemlerinin uzun yıllar değişmemesi ve her yönüyle değer verdikleri, kaliteleriyle övündükleri öğretmenleridir.
Öyleyse biz ne yapıyoruz? İlkokuldan itibaren velisiyle, öğretmeniyle, idarecisiyle, bakanlığın tüm birimleriyle yaşanan inanılmaz bir yoğunluk ve çalışmadan sonra ortaya ne çıkıyor? Yıllarca süren ekim dikim ve hasat mevsiminden sonra ürün heba mı ediliyor? Yoksa istediğimiz kıvamda mı olmuyor? Ya da A ürünü beklerken ortaya B ürünü mü çıkıyor? Belki de hepsi!
Amaç ve istikrar yoksa, tarlayı kara sabanla mı yoksa traktörle mi sürdüğünün hiçbir önemi yoktur. Demek ki bu noktadan baktığımızda burada bir amaç ve istikrar sorunumuz olduğu kesindir. Belli bir amaç varsa da bu, işsizliğin yüksek olduğu ülkemizde, eğitimi sadece bir iş kapısı olarak görmekten başka bir şey değildir.
Sürekli üzerinde durmaya çalıştığımız konu, ülkemizin genel anlamda sıçrayışını sağlayacak düşünür, bilim adamı, sanatçı gibi toplumu harekete geçirecek öncülerin yetiştirilememesidir. Oysa lise öğrencilerimizin önemli bir kısmı bazı önemli sınavlardan sıfır çekmiş olsa da, ezber dağarcığındaki bilgiler dünyadaki akranlarından pek geride sayılmaz.
Peki daha sonra ne oluyor ki üniversitelerde ve ya mesleki hayatta işler değişiyor. Kısır çekişmeler, rant hesapları, şöhret ve para düşkünlüğü belli bir potansiyeli olan insanları da içine çekerek sistemin çarkları arasında öğütüyor. Böylece üretimden uzak, sadece tüketerek var olmaya çalışan, gelecekle ilgili tutarlı ve uzun hedefleri olmayan bin toplum yetiştirilmiş oluyor.
Burada “nasıl” değil de “ne” yetiştirmek istediğimizdir önemli olan. Ufku açık, sorgulayan, kendini insanlığa adayabilen, korkusuz, basit hesaplar peşinde koşmayan, kararlı, yılmayan bir nesil; bizim düşünce ufuklarımızın da çok ötesine geçerek, ülkemizin gerçek anlamda uygarlaşma hamlesini yapacaktır.
Basit siyasi çekişmelere heba edilmeden, eğitimin en alt kademesinden itibaren bu anlayışın tohumlarının ekilerek sabırla beklenmesi, ortak ve değişmez hedefimiz olmalıdır.
Burada sistemin bizi kilitlediği akademik başarı yanında, insan yetiştirdiğimizi unutmadan, ileride toplumu yönetecek bu insanların da sadece kuru bilgiye ihtiyacı olmayacağını belirterek; benim çok beğenerek okuduğum, sizin de okumaktan zevk alacağınızı düşündüğüm, Abraham Linkoln’ün, oğlunun öğretmenine yazdığı bir mektubu paylaşmak istiyorum:
“Tüm insanların dürüst ve adil olmadığını öğrenmesi gerekli biliyorum
fakat şunu da öğret ona:
Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya kendini adamış bir
lider vardır.
Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.
*
Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
*
Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret.
Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı...
Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi...
*
Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret...
Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini...
*
Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.
Ona nazik davran ama onu kucaklama.
Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır.