Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük sınav, inancın saf ve temiz dünyasıyla, siyasetin kirli yolları arasındaki o keskin çizgiyi koruyup koruyamama sınavıdır.
Toplum olarak artık net bir ayrımı yapmak zorundayız: “Dindar” ile “Dinci” aynı şey değildir. Dindar, inancını vicdanıyla Allah arasında yaşayan, ahlakı pusula edinen kişidir. Dinci ise, mukaddes değerleri siyasi ikbaline basamak yapan, dini bir tahakküm aracına dönüştüren zihniyettir.
Yıllardır bu güzel ülkenin sokaklarında, meydanlarında ve maalesef artık okullarında tanıklık ettiğimiz şey, laikliğin adım adım yerle bir edilme çabasıdır.
Oysa laiklik, bu toprakların çimentosudur. Laiklik; sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil, isteyenin başı açık, isteyenin başı kapalı şekilde özgürce yürümesinin, her insanın kendi inancını kimsenin baskısı olmadan yaşayabilmesinin tek garantisidir. Eğer laiklik zayıflarsa, inanç özgürlüğü de bir grubun tekelinden diğerinin insafına bırakılmış olur.
"Dindar nesil" diye çıkılan yolun sonu: Kindarlık
Eğitim sistemimizin son 24 yılda içinin nasıl boşaltıldığını üzülerek izliyoruz.
Bilimden, sanattan ve rasyonel düşünceden uzaklaştırılan müfredatlarla "dindar nesil" yetiştirme iddiası, maalesef toplumda derin yaralar açan "kindar bir nesle" evrilmiştir. Geçmişin sağ-sol kavgaları, muhafazakar-laik çatışmaları ve darbelerle geriye giden bu ülke, şimdi de sistematik bir kutuplaştırma dalgasıyla boğuşmaktadır.
Unutulmamalıdır ki; bu ülkeyi var eden esas güç, kimsenin kimseyi ötekileştirmeden, olduğu gibi kabul ettiği o kadim saygı kültürüdür. Eğer bu bütünlüğü koruyamazsak, nifak tohumlarının ekildiği Irak, Suriye veya Libya örnekleri çok uzağımızda değildir. Dış güçlerin bir ülkeyi bölmek için kullandığı en etkili silah, halkın arasına sokulan mezhep ve inanç kavgalarıdır.
Okullarda "Manevi" görünümlü fişleme
Eğitimin asıl gayesinden saptığının en somut ve korkutucu örneği, Milli Eğitim Bakanlığı eliyle okullara kadar giren son uygulamalardır. Ramazan etkinlikleri adı altında öğrencilerden yapılan ibadetlerin listelerinin tutulması, ailelerle kurulan iftar sofralarının fotoğraflarının istenmesi bana göre masum bir etkinlik değildir. Bu açık bir fişlemedir.
Hangi çocuğun oruç tutup tutmadığının, hangi ailenin nasıl bir yaşam sürdüğünün kaydını tutmak, hem temel insan haklarına hem de 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na (KVKK) kökten aykırıdır. Ailelerin en özel anlarını, çocukların vicdani tercihlerini veri tabanlarına işlemek, pedagojik bir cinayettir. Devletin görevi çocukların ibadetini denetlemek değil, onlara eşit, kaliteli ve çağdaş bir eğitim imkanı sunmaktır.
Sonuç olarak Türkiye, dini siyasete alet edenlerin değil; inancı baş tacı edip, devleti akıl ve adaletle yönetenlerin omuzlarında yükselecektir.
Bizim kavgaya değil, kucaklaşmaya; kutuplaşmaya değil, ortak paydada buluşmaya ihtiyacımız var. Laiklikten ödün vermek, sadece bir yönetim biçiminden vazgeçmek değil, bir arada yaşama irademizden vazgeçmektir. Gelin, bu ülkenin yarınlarını kindarlıkla değil, saygı ve özgürlükle inşa edelim.
Yorumlar
Kalan Karakter: