Ortadoğu’da Yaşananların Perde Arkası (Nil’den Fırat’a)
Bugün Ortadoğu’da olup biteni ve ülkemizin Güneydoğu bölgesinde cereyan eden hadiseleri anlamak bir birikimi gerektirmektedir
Yayınlanma :
22.08.2012 01:02
Bugün Ortadoğu’da olup biteni ve ülkemizin Güneydoğu bölgesinde cereyan eden hadiseleri anlamak bir birikimi gerektirmektedir. Her şeyden önce gerçek tarihi, asırlar boyunca Mezopotomya ve çevresinde cereyan eden hadiselerin huruç sebeplerini bilmek gerekmektedir. Ayrıca bütün bu söylediklerimiz kadar ehemmiyete sahip olan bir diğer husus ise, Siyonizm’i tanımak, anlamak gereklidir. Bu tespitlerden sonra Ortadoğu’da olanları anlama adına şöyle bir tespitle başlayabiliriz; “ Ortadoğu’da cereyan eden hadiselerin temel nedeni devletleri ve hükümetleri elinde tutan, belirleyen ve gizli bir hükümet şeklinde çalışan, ‘üstün ırk inancı’na sahip, ırkçı emperyalistlerin inançları (siyonizm)dir”. Siyonizm’in inanç sistemini oluşturan Talmut, Muharref Tevrat ve Kabala’dır. Dolayısıyla,Ortadoğu’da cereyan eden hadiseler Tevrat hükümlerinin bir gerekliliği olarak ortaya çıkmaktadır. Bu inancı kısa bir şekilde anlatmak gerekirse şunları söyleyebiliriz; Arz-ı Mev'ud yani 'Vaat Edilmiş Topraklar' meselesinin kökeni tahrif edilmiş Tevrat'ın bölümünde yer alan 'içinden süt ve bal akan topraklar' ve 'Kenan Diyarı' (1) ifadeleridir. Tahrif edilmiş bu kitaba göre Yahudilerin tanrısı Kenan Diyarı'nı bir zamanlar İsrailoğulları'na vermiş. Konu, Aziz Paulos tarafından tahrif edilmiş İncil'e de yazılmış. Buna göre tahrif edilmiş İncil’de bu topraklar güneyde Mısır Nehri, Zin Çölü, batıda Akdeniz, kuzeyde Hor Dağı, doğuda Ürdün (Şeria) Irmağı ve Lut Gölü ile sınırlıdır (2). Tevrat’ta ise “Aynı gün, Tanrı İbrahim'e 'Senin soyundan gelenlere Mısır Nehri'nden Büyük Nehre, Fırat Nehri'ne kadar uzanan toprakları veriyorum' diyerek bir antlaşma yaptı”(3) der. Yine Tevrat’ta Tanrı İsrailoğulları'na“Sınırlarınızı Kızıl Deniz'den Filistin Denizi'ne, çöllerden Fırat Irmağı'na kadar belirleyeceğim” (4)der. İsrail'in yakın ve uzak hedeflerinin üzerindeki ve bu hedeflere yön veren “Temel Strateji” olarak bütün tarih boyunca Yahudi'nin hayatta kalmasına, ölüm-kalım şartlarında varlığını devam ettirmesine sebep “İman Esası”dır. Yahudi cemaatinin yayın organı olan ve Türkiye'de yayınlanan “Şalom” gazetesinde yayımlanan bir yazıda; “Allah'a inanmak Yahudiliğin temel inancı değildir; ancak Arz-ı Mev'ud temel inançtır”(5)deniliyor. Yahudiler Nil'den Fırat'a kadar olan toprakların kendilerine ait olduklarını savunurken Allah'ın seçilmiş kulları oldukları için buna haklarının olduğunu iddia ediyorlar. Onlar Allah'ın seçilmiş oğullarıdır. Diğer insanlar ise Allah'ın kullarıdırlar ve Allah'ın oğullarının hizmetini göreceklerdir. Konuya ilişkin, tahrif edilmiş kitaplarında şöyle denir: “Ben dedim, siz ilahlarsınız. Ve hepiniz Yüce olanın oğullarısınız.”(6)“Çünkü bize bir çocuk doğdu, bize bir oğul verildi ve reislik onun omuzları üzerinde olacak.” (7) İsviçre'nin Basel kentinde 1897'de toplanan Birinci Siyonist Kongresi'nde alınan kararların başında 50 yıl içerisinde Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulması, 100 yıl içerisinde de Türkiye'nin Güneydoğu'sunu da içine alan Nil'den Fırat'a kadar 'Büyük İsrail' devletinin kurulması kararları vardı. Batılıların desteği ile ilk 50 yıl içerisinde terörist İsrail Devleti kuruldu fakat Arz-ı Mev'ud 100 yıl geçmesine rağmen gerçekleşmedi. Bazı siyasi analistler tarafından Lübnan'da Hizbullah'ın güçlenmesi, 1996'da Türkiye'de Refah Partisi'nin iktidara gelmesi ve Filistin'de Hamas'ın başlattığı İntifada'nın bu 100 yıllık süreci engellediği iddia ediliyor. Bu başarısızlık Siyonist lobileri de telaşlandırmış durumda. Çünkü Arz-ı Mev'ud için bastıran ABD ve İsrail, bunu gerçekleştiremezse, Batı'nın temelini oluşturan Hıristiyan-Yahudi medeniyetinin üstünlüğünü kaybedeceği ve üstünlüğün yeniden İslam'a geçeceğinden endişe ediyorlar. İsrail için Türkiye de çok önemli. Çünkü Arz-ı Mev'ud'un sınırları Türkiye'nin güney ve güneydoğu kısmından bir bölgeyi de içine alıyor. TheodorHerzl'in 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde yapılan I. Dünya Siyonist Kongresi'nde yaptığı konuşmada sarf ettiği; “Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Nevşehir çevresi) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na dayanır. Sloganımız David ve Salamon'un (Davud ve Süleyman) Filistin'i olacaktır” şeklindeki cümleler Türkiye üzerindeki hedeflerini de ortaya koymaktaydı. Yine İsrail'in Başbakanlarından Ben Gurion'un 1948'de İsrail devletini ilan ederken yaptığı konuşmada söylediği; “Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimiz ve yetişkinlerimizin yeniden çizmesi gereken bir başka harita vardır ki, o da Nil'den Fırat'a kadar olan bölgeyi kapsamaktadır” sözleri ve 1974 yılında zamanın İsrail Savunma Bakanı ArielSharon'un; “Türkiye de alaka alanımız içindedir” cümleleri de gerçek niyetlerini bir defa daha gün yüzüne çıkartmaktaydı. Bu temel bilgileri aktardıktan sonra Ortadoğu’yu daha sağlıklı değerlendirebilir, perde arkasını görebiliriz. Düğmeye Ne Zaman Basıldı ? Tunus’ta yasemin satan bir çiçekçinin kendisini yakmasıyle başlayan halk ayaklanması, domino etkisi göstererek bütün Arap coğrafyasını sardı. Tunus, Mısır, Libya peşpeşe düştü. Yemen’de başlayan ayaklanmalar ise Salihi’nin saldırıya uğramasıyla sönüverdi. Liderleri düşen ülkelerin düşüş şekilleri, bazıları aynilik arz ederken bazıları farklılık arz ediyor. Bunun temel nedeni, ülkelerin temel dinamiklerinin gösterdiği farklılıklardır. Nitekim, Mısır ile Libya’nın halk yapılanması, mezhepsel dağılımı, etnik değişiklikleri ve diğer temel dinamik unsurlar birbirinden farklıdır. Dolayısıyla, iki ülkenin rejim ve yönetim değişikliği de farklı olmuştur. Arap Baharından etkilenen ülkelerin içinde bulunan Suriye ise diğer ülkelerden tamaen farklıdır. Suriye’de daha yaygın mezhepsel bir ayrılık sözkonusudur. Bu farklılığa ek olarak Suriye ile diğer ülkelerin sırtını dayayacağı, destek alacağı ülkelere baktığımızda diğer ülkeler tamamen yalnız kalmıştır. Suriye ise Rusya, Çin ve İran’ı arkasına almış, elini kuvvetlendirmiştir. Yıkılan diktatörlerin tümü batı desteklidir. Fakat Kaddafi’yi bu tespitin dışında tutmak gerek. Batı ve Amerika yıllarca bu diktatörleri kullanmıştır. Mısır’ı İsrail’i karuma ve Filistinlileri ezme bakımından kullanmış, bazı ülkeleri ise kendi aralarında çıkan savaşlarda birini diğerine karşı destekleyerek kullanmıştır. Kontrolü altında tuttuğu diktatörlerin halklarına baskı ve zulüm yapmalarına rıza göstermiştir. Ne batılı devletler, Amerika nede Uluslar arası kuruluşlar (BM ve IIT) diktatörlerin baskı ve zulümlerine ses çıkarmıştır. Bu baskı ve zulümlerin halklar üzerinde psikolojik ve sosyolojik etkileri olmuştur. Daha düz bir ifadeyle ‘patlamaya hazır bomba’ haline gelmiştir halklar. Halkların belli bir kıvama gelmesi, aynı zamanda düğmeye basılmasının uygun zamanınında geldiğinin bir göstergesiydi. Halklar yıllarca gördükleri baskı, zulüm ve işkence ile adalet ve özgürlük mücadelelerini yapmak için sokaklara döküldü. Ancak batı, halkların bu mücadelesini planladığı ortadoğunun oluşturulmasında profesyonelce kullandı. İfade ettiğimiz farklılıkları ve BM üyesi iki ülke ve ortadoğu’da belirleyici olan İran’ın desteği dolayısıyla Suriye rejiminin düşmesi diğerlerinden daha uzun sürdü. Çünkü Suriye, diğerlerinden daha hassas davranılması gereken bir devletti. Suriye’ye müdahale, müdahil devletleri Rusya, İran ve Çin ile karşı karşıya getirebilirdi. Bir diğer unsur ise Obama’nın topal ördek olmasıydı. Kasım’da yapılacak başkanlık seçimleri Amerikan yönetiminin Suriye konusunda daha hassas davranmasını gerektiriyordu. Suriye’de yapılacak bir hata Obama’nın seçimi kaybettirebilir . Türkiye, ilk başlarda Suriye’ye, yol gösterici ağabey şeklinde yaklaştı. Ortak bakanlar kurulu toplantıları yapıldı, bir günde 54 anlaşmaya imza atıldı, Erdoğan- Esed ailesi beraber tatile çıktılar. Esed ise ortadoğu da yaşanan değişimin farkında gibiydi. Yeni bir anayasa hazırlığına girişti. Anayasa çalışmasını şubat 2012’de halk oyuna sunacağını açıkladı. Fakat egemen güçler Suriye’de Esed ile bir değişim istemiyordu. 11 Ağustos 2011 tarihinde, Erdoğan’ın Obama ile yaptığı telefon görüşmesi Türkiye’nin Suriye tavrını, politikasını değiştirdi. ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Obama- Erdoğan görüşmesini İngiliz Haber Ajansı Reuters’e sızdırdı. Reuter’in haberine göre Obama, Erdoğan’a “Esed istifa etsin” demiş. 11 Ağustos 2011 tarihi, tarihe, Türkiye’nin ‘Suriye konusunda Amerika ile aynı saftayım’ politikasının ilanı olarak geçti. Türkiye, bu tarihten sonra Suriye’ye yaklaşım tarzını değiştirdi. Hatta Suriye’ye politik tavrının tam zıddı bir politik tavır aldı. Bu tavır Esed tarafından ‘düşmanca’ olarak değerlendirdi. Ayrıca 11 Ağustos tarihi, Suriye’ye karşı düğmeye basılmasının tarihi olarak değerlendirilebilir. Türkiye, bu tarihten sonra batı ve Amerika ile ortak hareket etti. Mesela, AB üyesi üyeler ile ortak karar alınıp diplomatlar Suriye’den çekildi. Türkiye Arap Baharının etkilediği diğer ülkelerde ve Suriye’de Amerika’dan bağımsız bir politika oluşturamadı. Libya’da, Nato’nun müdahalesine karşı çıkan Başbakan Erdoğan, bir hafta sonra Nato’nun müdahalesini savunur bir noktaya geldi ve Nato’nun Libya müdahalesine askeri destekte bulundu. Peki, Libya’da Türkiye’nin kazancı ne oldu? Fransa, İtalya, Almanya ve Amerika Libya’nın zenginliklerini paylaşırken Türkiye, argo tabirle ‘hava’ aldı. Libya’da hiçbir kazancı olmayan Türkiye ve Libya’ya batılı kafasıyla yaklaşan Erdoğan, Libya politikalarını ‘insan hakları, özgürlük ve zulüm’ kelimeleriyle izah etmeye çalıştılar. Peki, Libya’da hiçbir kazancı olamayan Türkiye’nin Suriye’de ne kazancı var? Açık ve net görülüyor ki ‘hava’. Barzan Ailesi ve Tarihten İki Olay Suriye’nin Kuzeyinde gerçekleşen yeni durum Türkiye’yi hareketlendirdi. Başbakan’dan ve Dışişleri Bakanından bu konuda sert açıklamalar geldi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, cereyan eden yeni durumu görüşmek amacıyla Barzan ile görüşmek üzere K. Irak’a gitti. Suriye’de, PYD’nin hakim olduğu bölgeleri değerlendirirken Barzani’ye değinmemek, hatta Barzani’nin kalbi arzularını yazmamak eksiklik olur. Kalbi arzular dediğimiz husus zaman zaman politik yaklaşımlarla aşikare oldu. Barzani- Davutoğlu görüşmsine geçmeden evvel, Barzani ailesinin geçmişini biraz irdelemek icap ediyor. En azından bir fikir vermesi bakımından. Bu münasebetle tarihten iki olayı sizlere aktaracağız. K.Irak’ta iki Kürt aşireti veya grubu vardır. Birisi Barzani grubu diğeri ise Talabani. Talabani grubu, bölgede hep sosyalistlerle hareket etmiştir. Barzani grubu ise, İslamcılarla. Mesut Barzani’nin büyük dedeleri Şeyh Abdusselam ve babası Şeyh Muhammet Barzan Nakşibendi Şeyhlerindendir. Hatta bu silsilenin Seyyid Taha ve Mevlana Halid’e dayandığı iddia edilir. Barzani ailesinin etnik kökeni her zaman tartışma konusu olmuştur. Mesut Barzani Kürt olduklarını söylerken Kürt sosyolog Müfit Yüksel Arap olduklarını iddia etmiştir. Bazı araştırmacılarlar ise, Barzani ailesinin Yahudi olduklarını öne sürmüştür. Mesut Barzani yazdığı kitapta etnik aidiyetlerini şöyle ifade ediyor; “Barzan ailesinin soyu Amidiye beylerine dayanmaktadır. Barzan yakınlarında ki Hewinka köyüne gelip oradan bir kızla evlenerek yerleşen ilk kişi Mesud Barzani’nin dokuzuncu kuşaktan dedesi olan Mesud’dur. Barzan köyüne yerleşerek tarikat şeyhliğine başlayan ilk kişi ise ilk Mesud’un torunu Şeyh Taceddin’dir”. (8) Barzani ailesi her ne kadar Kuzey Irak’ta yaşamış olsalarda asıl arzuları Türkiye, Irak, Suriye ve İran kürtlerinin üzerine tam egemen olmaktır. Dolayısıyla, geçmişte Kuzey Irak’ta Saddam evveli Irak hümüetiyle yürüttükleri politika , İran Şah’ı ile diyolagları hep bu çerçevede olmuştur. Yeri geldi bölgede ki etkin güçlerden biri olan Sovyetler tarafında durdular, yeri geldi Amerika’nın yanında ! Buna bir örnek olarak Mesud Barzani’nin babası ile Şeyh Baba Ali’nin Tahran ziyaretini oğul Barzani’nin kaleminden okuyabiliriz; “15 ocak 1970 günü Barzani ve Şeyh Baba Ali Tahran’a gitti. Şah, Irak Hükümetiyle antlaşma imzalamaması şartıyla kendi adına ve ABD Hükümeti adına bir çok vaatlerde bulundu. Şah, devrimin ihtiyaç duyduğu tüm malzemeyi karşılama ve her türlü yardımı sunmada samimi olduğunu söyledi. Fiilen savunmaya katılabileceklerini de söyledi. Barzani’nin cevabı; KDP’nin birinci hedefi Irak’a demokrasi, Kürdistan’a otonomidir. Irak’a egemen olan Baas Partisi Kürdistan’a otonomi verir de ben bunu reddedersem, parti ve Irak Kürtlerinin ve bütün Kürt milletinin karşısına hangi yüzle çıkarım?” (9) 1914 yılında çıkan Barzan İsyanı evveli yaşananlar da bu çerçevede analize tabi tutulması gereken önemli olaylardır. İsyanı incelerken temellerinin 1907 yılına dayandığını görüyoruz. Şeyh Abdusselam, 1907 yılında Birifkan Köyünde Şeyh Nur Birifkani’nin evinde Kürt aşiret resilerinin önemli bir bölümüyle bir toplantı icra ederek Bab-ı aliye isteklerini içeren bir telgrafın gönderilmesine karar veriyorlar. “Telgraf 5 maddeden ibarettir, 1- Kürt bölgesinde Kürtçenin resmi dil olarak kabul edilmesi 2- Eğitimin Kürtçe yapılması 3- Kaymakamların, nahiye müdürlerinin ve diğer memurların Kürtçeyi iyi derecede bilenlerden tayin edilmesi 4- Devletin dini İslam olması haebiyle mahkemelerde hükümlerin İslam şeriatına göre verilmesi 5- Vergilerin eski şekliyle alınması, ancak bölgenin imarı ve okullar açılması için kullanılması .” (10) Bu telgraf Bab-ı aliye gönderilmekle beraber İstanbul’da ki Kürt aydınlarından Seyyid Abdulkadir, Emin Ali Bedirhan, Ferik Şefik Paşa ve Şeyh Abdullah Nehri’ye de gönderildi. Osmanlı hükümeti telgrafta beyan edilen istekleri kabul etmedi. Ve netice itibariyle bölgede iki ay çatışmalar yaşandı. Şeyh Abdusselam Hakkari’nin Tegari bölgesine çekilmek mecburiyetinde kaldı. Bu çatışma Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşanın Barzan bölgesini kontrol altına almasıyla nihayete erdi. 1 yıl sonra, 1908 yılında Şeyh Abdusselam geri dönerek Barzan bölgesini tekrar ele geçirdi. İyi niyetli ve sevilen bir kişilik olan Musul Valisi Esad Paşan’nın gayretleriyle hükümetle- Şeyh Abdusselam arasında bir antlaşma imzalandı. Daha sonra, Diyarbakırlı Süleyman Nazif’in Musul valisi olması, bölgede baskıyı artırması Şeyh Abdusselam’ın tekrar isyana kalkışmasına sebep oldu. Hükümet güçlerinin karşısında fazla dayanamayarak İran’a sığındı. İran’da bulunan Şeyh Abdusselam Kürt aşiret reisi Smlail Ağa Şikaki (diğer bir adla Simko) ile birlikte Tiflis’e giderek Kürtlerin desteklenmesini talep etmek için Rus Çarı’nın temsilcisiyle görüştü. Dönüşte Smlail Ağa Şikaki’den ayrılan Şey Abdusselam, Sofi Abdullah’ın misafiri oldu. Sofi, Şeyhi hükümet kuvvetlerine teslim etti. Asker, Şeyh Abdusselam’ı Musul’a götürdü ve 1914 yılında Diyarbakırlı Süleyman Nazif tarafından Musul Meydanında asıldı. Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani henüz 13 yaşındaydı ve ağabeyiniz asılışını izleyenler arasındaydı. Bu izahatlar Suriye’de ki yeni gelişmede Barzani veya Barzani yönetiminde ki K.Irak yönetiminin tutumunu anlamakta yardımcı olacaktır. Suriye Federasyonuna Doğru Yazımızda ifade ettiğimiz şekliyle Türkiye, 11 Ağustos 2011 tarihi itibariyle Esed rejimine karşı tutumunu değiştirmiştir. Bu tutum değişikliği, Başbakanın Obama ile yaptığı telefon görüşmesi sonrası cereyan etmiştir. Esed ise, bu yeni tavrı düşmanca olarak görmüştür. Dolayısıyla Suriye’de, sona doğru yaklaşan Esed, Kürtlerin yoğun yaşadıkları bölgeleri PYD’ye teslim etmiştir. Esed’in bu atağını, Esed açısından değerlendirdiğimizde, Esed’e hak verilmesi lazımdır. Çünkü biz bir çok söylemin yanında, bir takım düşmanca algılanabilecek eylemlerin içerisinde de olduk. Mesela, Özgür Suriye Ordusu mensuplarını Türkiye’de (Nato üslerinde) eğitmek gibi. Ayrıca, Arap Baharı çerçevesinde dikkat çeken bir husus daha vardır ki, bu durum garipsenecek bir durumdur. Demokrasiden, özgürlüklerden, insan haklarından vs. bahseden Türkiye’nin, Katar ve Suudi Arabistan ile ortak hareket etmesi. Arap ülkeleri arasında en karanlık iki ülkeyle demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri savunmak, hatta Ortadoğu’da hakim kılmak için beraber hareket etmek hem komik hemde garip bir birlikteliktir. Ciddi bir araştırma yaptığımızda şu sonuca varıyoruz; Esed, Kürtlerin yaşadıkları bölgeleri PYD’ye teslim etmek suretiyle küresel güçlerin arzularını yerine getirmiştir. Çünkü, Suriye’nin en az üçe bölümesi küresel güçlerin I. Dünya Savaşı sıralarında konuştukları bir modeldir. Son gelişmeler sonrası ortaya çıkan iki netice vardır. Birincisi, en az üçe bölünmüş bir Suriye. Kürt bölgesi, Şii bölgesi ve Sunni bölgesi. Diğer olasılık ise, Suriye Cumhuriyeti’nin içerisinde K. Suriye Federasyonu. Esed, Suriye’nin Kuzeyini PYD’ye bırakmakla kurulması ihtimal dahilinde olan Şii bölgesinin liderliğini istiyor olabilir. Bu tespiti gözardı etmemeliyiz. ABD ve Batı, müttefiği olduğunu her plartformada ifade ettiği Türkiye’nin, K. Suriye’de oluşan yeni durum ile ilgili feryadını neden duymuyor? Bu önemli bir sorudur. Cevabı gayet basittir; yeni oluşan durum küresel güçlerin arzuladıkları tabloyla uyum içerisindedir. Peki, Türkiye’nin Kuzey Suriye çıkışı gerçekçimi? Yani, Davutoğlu’nun sıraladığı üç madde gerçekleştiği taktirde Türkiye, K. Suriye’ye müdahale edebilirmi ? Tecrube ile sabittir ki bu çıkışlar kamuoyunu sakinleştirmek açısından söylenmiş sözlerdir. Yoksa uluslar arası siyaset bakımından tutarlılığı yoktur. Bu söylediğimizin gerçekliğini iki şekilde destekleyelim, 1- Irak Savaşından sonra, K.Irak’ta oluşan Özerk Kürt Bölgesi için Hükümet aynı ifadeleri kullanmıştı. Başbakan Erdoğan, K. Irak’ta Kürt Blgesinin oluşmasına asla müsade etmeyeceklerini ifade etmişti. Fakat, ne zamanki küresel güçlerin arzularının bölgede, Kürt Bölgesi oluşması olduğu aşikare oldu, Erdoğan bu söylemden vaz geçti. Sonuç olarak, Suriye’de yeni oluşan durum noktasında muhatap aldığımız bir Özer Kürdistan ortaya çıktı. 2- K.Suriye’de, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin PYD’nin eline geçtiğinin ortaya çıkmasından sonra Başbakan, “Gerekirse Suriye’de güvenli bir bölge oluştururuz” ifadesini kullandı. Aynı ifadeyi Davutoğlu’da defalarca kullandı. Bu açıklamalardan sonra Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov bir açıklama yaptı. Lavrov dedi ki, “ Suriye’de güvenli bölge oluşturulması hukuki değil. BM kararı gerekli”. Başbakan Erdoğan’ın ‘güvenli bölge’ çıkışından sonra Beyaz Saray’dan da bir açıklama geldi. Beyaz Saray Sözcüsü , “ Türkiye’nin Suriye sınırına asker yığması bizi kaygılandırıyor” ifadelerini kullandı. Görüldüğü üzere, Türkiye’nin Suriye’ye bir müdahalesi ihtimal dahilinde değildir. Fakat, bunun bir istisnası vardır. Eğer ABD, Birleşmiş Milletlerden güvenli bölge kararı çıkartırsa, ozaman Türkiye bu oluşumun içerisinde olacaktır. Nitekim, ABD tek başına, kendilerinden bağımsız bir hareketi istemiyorlar. ABD, gerekirse kendi kontrolünde güvenilir bölge oluşturacaktır Suriye’de. John O. Brennan Dış İlişkiler Konseyinde yaptığı konuşmada, “ ABD Hükümetinin çok dikkatle incelediği şeyler var. Bunun avantajlarıyla ve dezavantajlarını ve olası sonuçlarını anlamaya çalışıyor” dedi. Konsey üyelerinin ‘uçuşa yasak bölgenin uygulamaya geçirilmeyecek bir kavram olup olmadığı’ yönünde ki soruya Brennan, “ Başkan’ın herhangi bir şeyin tartışma dışı olduğunu söylediğini hiç hatırlamıyorum” şeklinde cevap verdi. Tamda burada K. Suriye’de oluşan yeni durum hususunda Barzani’nin tutumu/düşüncesi ve Davutoğlu’nun K. Irak seyahatine değinmek gerekiyor. Barzani, ifade ettiğimiz şekilde geçmişte ve bugün sadece K.Irak Kürtleriyle değil tüm Kürtlerle ilgilenmiş, tüm Kürtleri temsil etme arzusunda olmuştur. Nitekim, K. Suriye’de oluşan yeni durumdan sonra Barzani “Suriye’de ki kürt gençlerini biz eğittik” açıklamasını yapmıştır. Son bir yıl değerlendirildiğinde görülecektir ki, Barzani’nin bütün kürtleri temsil etme ve Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde gelişecek olaylarda söz sahibi olma arzusunu Amerika’da desteklemektedir. Temaslarda bulunmak üzere K.ırak’a giden Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates, Başkan Obama’nın davetini Barzani’ye iletmiş ve bu buluşma gerçekleşmişti. Hatırlanacak olursa, nisan 2012’de gerçekleşen bu görüşme medya tarafından “Barzani devlet başkanı gibi karşılanıyor” ifadeleriyle duyurulmuştu. Barzani’nin Amerika’da olduğu günlerde BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Radikal’den Deniz Zeyrek’e, Barzani’nin Türkiye ve ABD tarafından ‘Kürtlerin ortak lideri’(!) haline getirilmeye çalışıldığını söylüyordu. Türkiye Kürtlerinin temsilcisi olarak kendilerini gören BDP, Barzani’nin ABD ziyaretinden çok rahatsız oldu. Barzani’nin ABD ziyaretinden kısa bir zaman sonra Zana ve BDP heyeti Amerika’ya gitti. Fakat, BDP heyeti Amerika’da, Barzani gibi bir karşılama göremedi. Barzani’yi Obama kabul ederken, BDP heyeti Amerika Dışişleri Bakanlığında bir Bakan Yardımcısıyla ancak görüşebilmişti. ABD’de açıklama yapan BDP heyeti “Türkiye’de ki Kürt sorununun ABD artık müdahilidir” dedi. Türkiye’ye döndükten sonra da buna benzer açıklamalar yaptılar. Sanırım Barzani’nin ‘Kürtlerin ortak liderliği’ hususunda BDP heyeti Amerika’da ikna edilmiştir. Artık Davutoğlu- Barzani görüşmesine geçebiliriz. Suriye’de oluşan yeni durum sonrası Hükümet Barzani ile görüşme ihtiyacı hisseti. Çünkü, Barzani artık sadece K.Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin lideri değil tüm Kürtleri temsil eden bir liderdi. ABD ise, bunun onay mercii/makamıydı. Davutoğlu, Barzani ile görüşmesini bitirdikten sonra programında olmamasına rağmen Kerkük’e gitti. Bu ziyaret, Irak merkezi yönetimi tarafından sert bir dille eleştirildi. Hatta, Irak Başbakanı Nuri El- Maliki’nin danışmanı “ bize sormadan böyle bir ziyaret yapılması doğru değildir. Davutoğlu’nu tutuklayabiliriz” şeklinde bir açıklama yaptı. Sonra, Türkiye Büyükelçisi bakanlığa çağırıldı ve nota verildi. Türkiye’de benzer bir mukabelede bulundu. Davutoğlu’nun Kerkük ziyareti bir kriz oluşturmuştu. Medya bu krizi konuştu fakat, bir türlü Davutoğlu- Barzani görüşmesini değerlendirme/konuşma imkanına sahip olamadık. Barzani ve Davutoğlu ne konuşmuştu? Davutoğlu Barzani’den ne talep etmişti, Barzani’nin yanıtı ne olmuştu? Barzani- Davutoğlu görüşmesinden tek satırlık bir açıklama geldi, “görüşme güzel geçti, Barzani ile ortak düşünceye sahibiz”. Fakat, bu görüşme sonrası kulislerde konuşulanlar yapılan tek satırlık açıklamayı teyid etmiyor. Bu görüşmeden bir gün sonra Suriye Ulusal Konseyi, Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi arasında, Suriye’deki Kürtlerin talepleriyle ilgili bir anlaşma imzalanacağını duyuruyordu. Bu açıklamadan sonra, hükümetin yaklaşımıyla ve açıklamalarıyla taban tabana zıt bir iddia ortaya atıldı ve bu iddia Türk medyasında yer bulmasada Arap basınında konuşuldu. İddia şuydu, ‘Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi arasında, Suriye’deki Kürtlerin talepleriyle ilgili bir anlaşma imzalanacak ve bu anlaşmaya Irak’taki Kürt bölgesinin lideri Mesud Barzani aracılık edecek. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’da anlaşmaya katılacak’. Türkiye, ortaya atılan iddialara sessiz kalırken Suriye’den yeni açıklamalar geldi. Aynı günlerde Suriyeli bir Kürt lider, Kuzey Irak’tan yayın yapan AKNEWS haber ajansına bir açıklama yaptı. Açıklama şu şekildeydi, “SUK ve Kürt Konseyi’nden temsilciler ile Barzani ve Davutoğlu’nun katılımıyla yapılacak toplantıda, Esed sonrası Suriye ve Kürtlerin siyasi sürece katılımı hakkında bir anlaşma imzalanacak”. İsminin açıklanmasını istemeyen Kürt lidere göre, “Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından temsil edilen Türk hükümeti, Esed sonrası Suriye’nin federal bir devlet olmasını ve Kürtlere federal haklar tanınmasını sağlayacak olan anlaşmaya rıza gösterecek”. Haber ise şu cümleyle bitiyor, “hem Türkiye’nin hem de SUK’un ‘Esad sonrası Suriye’deki Kürt davası’na destek vermesi bekleniyor”. Bu gelişmeleri destekler mahiyette bir açıklamada, Hükümetin karşı gözüktüğü PYD’den geldiyordu. PYD’nin önde gelen isimlerinden Mahmud Muhammed’de aynı ajansa (AKNEWS haber ajansına) bir açıklama yapıyordu. Açıklamada, “söz konusu anlaşmadan umutlu olduğunu, bu sayede Suriye’deki Kürtlerin geleceğinin netleşeceğini” söylüyordu. Bütün bu bilgiler değerlendirmeye/analize tabi tutulduğunda, Türkiye’nin Irak Savaşı sonrası K.Irak politikasıyla, K. Suriye politikasında bir benzerliğin olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, K. Suriye meselesi K. Irak gibi neticelenecektir. Yazımızı 10.08.2012 tarihinde basına sızan Eski İstihbaratçı Jacques Neriah’ın kaleme aldığı raporun şu bölümüyle bitirelim. Raporunda Jacques Neriah diyor ki; “dağılmış 35 milyon Kürt en az bir devlet hak ediyor. Zemin var. K.Irak’ta Kürt devleti, İsrail’in çıkarına. Türkiye, K.Irak’ta devlete eskisi gibi tepkili değil. Ancak bu, Suriye’de değişebilir” 1- Tevrat - Çıkış Bölümü 3/8 2- İncil- Sayılar Bölümü 34/1-12 3- Tevrat- Tekvin Bölümü 15/18 4- Tevrat- Çıkış Bölümü 23/31 5- Şalom Gazetesi- 8 Mart 1989 6- Tevrat- Mezmurlar - AsafınMezmurudur- 82/6 7- Tevrat- İşaya, Bap 9/6 8- Mesud Barzani- Barzani ve Kürt Özgürlük Hareketi- Cilt, 1 S. 31-34 9- Alta Tan- Kürt Sorunu- S.125 10- Mesud Barzani- Barzani ve Kürt Özgürlük Hareketi- cilt.1 s.31-34 - Alta Tan- Kürt Sorunu- S. 124- 125- 126 *Makale, başlıklar halinde, yazı dizisi şeklinde gazetede yayınlanmıştır. Dolayısıyla, başlıklar arasında ki atıflar bütün bir yazıdan daha farklıdır ve her başlıklardan sonra yeni bir yazı başlamış intibai oluşturan bir üslub oluşmuştur. Bunların tümü, parça halinde yayınlanışından kaynaklanmaktadır.