Satanlar ve tahrip edenler vatansever, koruyanlar devlet düşmanı!...
Bu söz aramızda gülüşmelere sebep olmuştu. Ancak ne yazık ki yaşadığımız toplumun genel kanısı bu. Devlet (hükümet) tarafından yaptırılan her şey, toplumun geleceğine kastetmiş olsa da doğrudur ve karşı çıkılamaz.
Oysa demokrasi, sosyal toplum ve hukuk devleti prensipleri yönünden düşünürsek, bu durum toplum için bir hastalıktır ve toplumun gelişmesi önündeki en büyük engeldir.
Toplumumuzun uygarlaşma sürecinde ulaşmak istediği toplum yapısı ve bu süreçte kullandığı birçok kavram batı kaynaklıdır. Spor, sanat, eğitim, demokrasi, siyaset vs.
Bir futbol müsabakasında kurallar bütün dünyada geçerlidir ve bu kurallar dışına çıkılmaz. Bu durum pek sorun da olmaz. Başka kurallarla da oynayabilirsiniz ama bunun adı futbol olmaz. Ancak demokrasi ve hukuk devleti açısından aynı şeyleri söyleyemeyiz. Bütün demokratik ülkelerde kural belli… Biz de ise herkesin demokrasi yorumu farklı, herkesin hukuk devleti anlayışı kendine göre…
Bu kavramları ortaya atanlar ve ilk uygulayanlar şüphesiz kurallarını da koymuşlardır. Ancak biz bu kurallara uymak yerine kendi kurallarımıza göre oyunu oynamayı tercih etmekteyiz ya da işimize böyle gelmektedir.
Burada önemle üzerinde durulması gereken, anayasamızda da yer alan, demokratik hukuk devletinin de gereği olarak, her vatandaşın demokratik sürece katılması ve sorumluluk sahibi olmasıdır. Bu sorumluluk ve duyarlılık demokrasinin vazgeçilmezlerindendir. Tabii ki eğer demokrasiden bahsediliyorsa… Burada yasaların bize yüklediği sorumluluğu yerine getirirken, bir olumsuzlukla karşılaşmamak için haklarımız da yine yasalarla güvence altına alınmıştır.
Sorumlu bireyler olarak toplumsal konularda tepkimizi, isteklerimizi dile getirmemiz, bizim devlete veya erk sahiplerine karşı olmamızdan değil, sosyal hukuk devletinin ve insan olmamızın gereğidir ki toplumun genel kanısının tersine bunu yapmazsak anayasamıza göre suç işlemiş oluruz.
Olayı çevre sorunları ve HES’ler yönünden ele alırsak, anayasamızın 56. Maddesinde yer alan, “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir.” ifadesi bize, çevremizde oluşabilecek olumsuzluklarla ilgili bir görev yüklemiştir.
Bunu şöyle de okuyabiliriz: Çevre konusunda üzerimize düşen görevi yerine getirmezsek, ileride doğabilecek bütün olumsuzluklardan sorumluyuz ve hatta bu görevi yerine getirmediğimizden dolayı suç işlemiş oluruz.
Yine 2872 sayılı çevre kanunun 1. Maddesi: “Bu Kanunun amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır.“
Anayasamızın 17. Maddesinde de: “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. İlkeleri durumu daha iyi açıklamaktadır.
Tekrar söylemek gerekirse, vatandaş olarak yönetme sürecine katılmalıyız, insiyatif almalıyız, düşüncelerimizi sözlü veya yazılı olarak ifade etmeliyiz.
Bu haklarımız da anayasamızın 26. Maddesinde: “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.” ifadesiyle güvence altına alınmıştır.
Daha duyarlı bir nesil, daha demokratik bir toplum ümidiyle…
Yorumlar
Kalan Karakter: